Tess Gerritsen – Yörünge

Tess Gerritsen tıbbi gerilim türünde yıllardır en ünlü yazarlardan. Cerrah, Çırak en bilinen ve benim de okurken oldukça gerildiğim ve başarılı bulduğum kitapların yazarı. Her ne kadar gerilim türü kitaplar ilk tercihim olmasalar da Tess Gerritsen kitapları ben de bir ayrıcalığa sahiptir.

Yörünge, her ne kadar uzay macerası olsa da yine de baş karakterimizin doktor olmasından dolayı tıbbi bir yanı da var. Emma Watson NASA’da görev yapan ve ilk uzay macerasına atılmasına az bir süre kalan, evliliği bitme aşamasında olan bir araştırmacıdır. Aslında konunun büyük çoğunluğunun uzayda, mikroyerçekimli ortamda gerçekleşmesine rağmen her şey okyanusun derinliklerinde belki de dünyanın başlangıcından beri var olan bir mikroorganizmanın keşfi ile başlar. Bu mikroorganizmayı keşfeden bir ekibin bu canlıyı deneyleri için uzay boşluğunda NASA’nın istasyonuna göndermesi ve bu istasyonda meydana gelen bir dizi olaylar sonucunda işlerin geldiği noktayı izleriz.

0000000662914-1Kitap bizi NASA, uzay, astronotlar hakkında da bilgilendirir tabi. Haftalar sürecek bir uzay yolculuğu için aylarca eğitimden ve kontrollerden geçilmesi, birçok ters gitme ihtimali olan bu uçuşun aslında ne kadar da mucizevi bir şey olduğunu görürüz. Aslında mükemmel bir deneyim olduğunu düşündüğümüz bu işin, sonrasında yaşayabileceğiniz sağlık sorunları da beraberinde getiren bir durum olduğunu öğreniriz. Uzayda her şeyin bir prosedürü vardır ve bunların en küçük ve en önemsiz olanının bile atlanmasının ölümcül sonuçlar doğurabildiğini görürüz. Ayrıca tabi ki astronotlar yukarıdayken önemli sayıda bir ekip de aşağıda onlarla her türlü iletişim ve bilgi akışının sağlanmasından sorumlu.  Gerçekten de NASA apayrı bir dünya, bir yaşam merkezi. Kitabın arka kapağında geçen bir cümle beni çok etkilemişti;

Bu öyküde kötü adamlar yok, sadece kahramanlar var.

Fikir çatışmalarında, bazen fiziki çatışmalara bile dönebilen kısımlarda da aslında kimsenin kötülük yapma amacıyla hareket etmediğini biliyorsunuz. Hatta acaba hangisi daha doğru bir hareket olur diye düşünüyorsunuz siz de.

Gayet anlaşılır diliyle, hızlı akmasıyla ve sürekli heyecanlandırdığından nasıl bittiğini anlayamadığınız bir kitap. Sonlarında bazı kısımlar biraz fazla hızlı akmış ve hatta geçiştirilmiş gibi bile geldi bana. Fakat gerçekten, uzay mekiklerinin kalkış anındaki geri sayımlarda bile heyecan o kadar geçiyor ki, uçuş deneyimlemedim demezsiniz😀

Hayat Hazmetmemiz Gereken Bir Şey : Let’s Eat!!!

61ce682d6e17bbd6ad9fb0bde5ff4b77Aslında daha fazla ünlem koyacaktım ama abartmak da olmasın. Fakat başka neyle ifade edilir bilemedim heyecanım😀 Çünkü biraz yemek manyağı bir insanım. Yemek resimleri, animeleri, dizileri, yemekli kitap isimleri bile beni çok heyecanlandırıyor. İştahlı ve her türden yemek yiyebilen, damak zevki iyi olan insanlar da gözümde farklı bir yerdedir bu yüzden. Bir nevi yemeklerin görüntüsüyle, yemeğin tadından daha çok ilgiliyim de diyebilirim.

Bahsedeceğim Kore dizisi de yemeği seven ve benim gerçekten bilgisayar başında ağzımın suyunu akıtacak şekilde yemek yiyen karakterleri içeriyor. Dizimiz sakin, sıcak bir dizi aslında. 3 yanyana ve tek odalı dairelerde birbirlerine komşu olan karakterlerin ilişkilerini izliyoruz. Tabi diziye biraz da akıcılık ve heyecan katması için bir cinayet olayının da içindeyiz. Hem güzel mi güzel yemekler, hem de çözülmemiş cinayetler…

Lee Soo Kyung 33 yaşında, boşanmış ve tek başına –köpeği Barassi’yi saymazsak–  yaşayan, bir hukuk firmasında ofis şefi olarak çalışan başrol karakterlerimizden biri. Kendisi yemek yapamıyor fakat yemeklerle adeta aşk yaşıyor. Oldukça iştahlı ama bir o kadar da zayıf -şaka gibi- Pimpirikli ve kuşkucu da bir tip. Bir de çok güzel yemek yiyor. İş yerinde strese girdiğinde, sinirleri bozulduğunda da çekmecesinden ya da çantasından çikolatasını hınçla çıkarır ve böylece stres attığını düşünür.

Lets-Eat_2340x1308Goo Dae Young 29 yaşında, sigortacı ve ev yaşantısında dağınık ve tembel olmasına rağmen iş hayatında adeta başarı timsali bir insan. Gurme gibi bir tarafı da olan bu karakterimizin gerçek kimliğiyle yazmadığı bir de yemek blogu var. Gittiği restaurantları yazdığı ve alışık olunmayan şekilde, bitirdiği haldeki tabakların fotoğrafını koyduğu. Her yemeğin nasıl yenmesi gerektiğine dair fikirleri vardır ve birisi olur ki ters bi şey söylesin, hemen ateşli bir şekilde bizi de bilgilendirerek anlatır yemeğe başlamadan önce.

Yoon Jin Yi 23 yaşında, saf ve iyi durumlu bir aileden gelme iyi kalpli bir karakter. Ailesinin iflas edip babasının hapse girmesiyle her ne kadar çok zor durumda olsa da güler yüzünü ve iyimserliğini hep korur. Ne kadar salak olabilse de aşırı sevimliliğinden dolayı sevdim bu kızı. Fakat diğerlerine göre biraz daha kibar yemek yiyor olmasına sinirlenmedim değil. Arkadaşım, ben yemek yerken kendinden geçen insanlar görmek istiyorum!

Bu 3 karakterimiz birlikte yemek yiyerek zamanla iyice kaynaşırlar. Lee Soo Kyung ve Goo Dae Young başlarda hiçbir şekilde anlaşamayıp, birbirlerine ters gitseler de yemek yeme aşkı paydasında buluşurlar *kim buluşmaz* Hatta  Goo 084429b546a8fb3ee1c82c9439626014Dae Young’ın blog sahibi olduğunu bilmeyen Lee Soo Kyung, blogu sürekli takip eder; çünkü yemek zevkleri çok uyuşmaktadır ve genel bir inanç olarak yemek zevki ve iştahları benzer olan kişilerin birbirleri için uygun olduğu düşünülür-müş

Let’s Eat’in diğer karakterleri de Lee Soo Kyung’un iş arkadaşları. 2 tane avukat ve bir ofis müdürü. Kim Hak Moon avukatlardan biri ve bence üzücü bir de aşk hikayesi var. Fakat ondan bahsetmeyeceğim çünkü hem spoiler olur hem de bir girersem söyleyeceğim çok şey var o yüzden içimde tutacağım. Sadece umduğum gibi gitmedi işler diyebilirim. Kendisi tam cool görünümlü ama aslında epey saftrik bir komikliği olan birisi.

Diğer avukatlardan Oh Do Yeon benim çok sevdiğim ve en çok güldüğüm karakterdi. Aslında genel olarak avukat karakterler epey güldürdü beni. Oh Do Yeon ise Korelilerin sahip olduğu güzellik anlayışından oldukça uzak, sürekli diyet yapan (bence kilolu değil ama tabi yine Koreli standartlarında kilolu sayılabilir), ne yazık ki sürekli etrafındaki bekar erkeklerin kendisinden hoşlandğını düşünen yine aslında saftrik biri. Şahsına özgü bir giyim tarzı ile de dikkat çekiyor tabi😀

LetsEat1Korelilerin alışılmışın dışında bir yemek yeme şekilleri olduğunu söylesek aslında yalan olmaz. Normalde yemek yerken ses çıkarmak ayıp gelse de, onların kültüründe aslında yemeğin lezzetli olduğunu belli etme şekli. Mukbang adı verdikleri bazı canlı yayınlarda da mesela kullandıkları mikrofonlar ile çiğneme seslerini vs. rahatlıkla duyabiliyorsunuz. Birçok Asyalı olmayan kişi yorumlarda sesten rahatsız olduklarını ve bu yüzden izleyemediklerini söyleseler de şahsen ben bayılıyorum *.* Nerdeyse bir saatlik uzunluktaki mukbangları bile izliyorum rahatsız olmadan, ama sanırım bu biraz normal değil. Her neyse. Korelilerin ya da genellersek Uzak Doğu’nun yemekleri pek hitap etmiyor aslında bize. Mesela hayvanların nerdeyse tüm bölümlerini farklı şekillerde tüketiyorlar. Tavuk bacağı, domuz derisi vs. dizilerden aşina olduğumuz şeyler. Fakat görüntüleri ve özellikle iştahla yemeleri benim fikrimi değiştirebiliyor😀 Bir de örneğin yaşadığınız olaylar, başınıza gelenler de yediğiniz yemeği etkleyebiliyor Kore’de. Tutuklandıysanız, hapse girdiyseniz çıktığınızda çiğ şekilde tofu yediriyorlar. Tekrar enerji kazanabildiklerini düşünüyorlar böylece.

Karakterlerin yemek yedikleri sahnede çalan müzikler de çok başarılı. Özellikle bu şarkı adeta vahşi bir şekilde yemek yeme isteğini uyandırıyor insanın. Diğer çalan şarkıları da g beğendim, özellikle Kim Hak Moon ve Lee Soo Kyung sahnelerinde çalan bir şarkının adını öğrenmek için yapmadığım kalmadı ve sonunda bir Lee Juck şarkısı olduğunu keşfederek rahatladım. İzlerken nerdeyse tüm yemeklerin tadını merak etsem de tteokbokki, mandu, budae jigae en çok aklıma kazınan Kore yemeklerinden oldu.

Kore mutfağının farklı lezzetli görünümlü yiyeceklerini izlediğimiz gibi kızarmış tavuk, spagetti, pizza gibi sadece Uzak Doğu’ya ait olmayan yemekleri de görebiliyoruz. Hele de kızarmış tavuk ve pizza yerlerken ben öldüm ve bittim😦

İçerisinde güzel detaylar barındıran, sıcak bir Kore dizisi Let’s Eat. Gündelik yaşamı işliyor yemekler üzerinden. 2. sezonuna da izlemeyi düşünüyorum her ne kadar pek beğenilmese de ilkine göre. Hala bile açıp yemek yeme sahnelerini izliyorum ve mutlu oluyorum ben. Benim en severek ve gülerek izlediğim dizilerden oldu. Biterken de gerçekten çok güzel bir sözle hepimize seslendiler:

photo 2To you who eat a lot of rice, because you are lonely
To you who sleep a lot, because you are bored
To you who cry a lot, because you are sad
I write this down
Chew on your feelings that are cornered like you would chew on rice
Anyway life is something that you need to digest

 

Prince of Stride:Alternative

Anime izleme isteği düşünce son günlerde içime, 2016 kış sezonu animelerine bakma kararıyla Prince of Stride:Alternative’in de arasında bulunduğu birkaç animeye başladım. Normalde spor animelerine karşı bir ilgim yoktur ama Haikyuu’dan sonra ilgiyle ve keyifle izlettirdi kendisini. Hatta birkaç spor animesi daha ekledim izleme listeme, bakalım.

Öncelikle Stride ekstrem sporlardan biri olarak geçen, bayrak yarışlarına benzettiğim türden bir koşu yarışı. 5 tane koşucu ve bir tane bağlayıcıdan (relationer) oluşuyor takımlar. Her koşucu, kendinden önce yarışan ile relationer sayesinde bağlantı kuruyor ve yarışı devralıyor. Şehrin içinde yapılan koşular olduğu için engeller de oluyor ve koşucuların sadece bir seçeneği yok parkur konusunda (tabi koşu alanı içerisinde olacak.) İzlediğimiz Stride takımı, Honan Akademisi’nin Stride ve Shogi (Japon satrancı) kulübünün üyeleri. Yeterli sayıda üye olmazsa kapanacak olan Stride ve Shogi kulüpleri güçlerini birleştirerek kulüplerinin devam etmesini sağlıyorlar. Stride’cı 2 üye  ve bir tane de Shogi aşığı üye ile değişik bir topluluklar😀

Okulun birinci sınıf öğrencilerinde Sakurai Nana ise izlediği bir Stride videosunda Honan’dan iki koşucunun ‘bağlanma’ şeklinden çok etkileniyor ve Honan’a gelerek Stride kulübüne girmeyi amaçlıyor. Takeru Fujiwara da kendi yaş grubunda ünlü ve onun da amacı Stride. Riku Yagami de farklı tür sporlarda başarılı olabilen, sempatik  ve sıcakkanlı bir karakterimiz. Okula Stride amacıyla gelmese de başlarda, o da kendisini kulüpte buluyor tabi.

Schermafbeelding2_2016-01-13_om_12.01.58

Sol baştan gidersek, ilki takımın koçu ve konuşmaları neredeyse tamamen deyim tarzı sözlerden ibaret olan karakterimiz. Anime boyunca çok fazla bir etkisini görmüyoruz dersek yalan olmaz.

Gelelim Kyosuke-senpai‘ye *.* Kendisi uzun saçlarıyla endamını bizlere sunan, takımın eski koşucularından. Bazı nedenlerle bir süre bırakıyor Stride kulübünü geçmişte. Pek konuşmayan, cool, senpai gibi senpai! *fangirling* Motorsikletle okula gidip gelmesi bile kabulüm😀

Kadowaki Ayumu ise asıl amacı Shogi oynamak olsa da Stride için de mücadele veren,  animede biraz hakkının yendiğini düşündüğüm karakter oldu. Biraz fazla ezikleştirilmiş sanki ama bir yandan da gerçekçi olması için belki de böyle yansıtılması gerekiyordu diye düşünmek istiyorum. Diğerleri kadar yetenekli olmadığının bilincinde olan ama elinden geleni yapan karakterimiz. Riku ve Fujiwara bir elmanın iki yarısı😛  Hırslı,sert, disiplinli bir Fujiwara ve sempatik ve anlaşılması kolay, çok da disiplinli olduğunu söyleyemeyeceğimiz Riku. Zamanla ilişkilerinin de düzelmesiyle takım ruhunu kazanmalarını da izliyoruz onlarla. Sonuçt Stride da bir takım oyunu ve ‘hislerin bağlanması‘ da önemli. (Bu hislerin bağlanması olayının da çok fazla işlenebildiğini düşünmüyorum aslında animede)

111

Kohinata Hozumi takımın neşesi bence😀 Engellerde gayet başarılı stiliyle ve kolay anlaşılır kişiliği ile benim izlerken en sevdiğim karakterlerden biri oldu. Kadowaki ile takımın yaramaz çocukları. Ayrıca Kyosuke-senpai ile ilişkileri shipper ruhumu uyandırdı *.* Hasekura Heath de takımın eski koşucularından ve yüksek enerjisi, atletik yapısı ile tam bir takım kaptanı. Sert bir yapısı ve görüntüsü olsa da aslında oldukça eğlenceli bir karakter. Modellik yaparkenki hallerine bittim ben bir de tabi *fangirling*

Sakurai ise takımın bağlayıcısı. Açıkçası ne kadar dandik bir görev diye düşünmeden duramıyorum. Yani koşucular kendileri de ayarlayabilir ne zaman koşmaya başlayacaklarını ama neyse… Hokkaido’dan Tokyo’ya sadece Honan’ın Stride’ından etkilendiği için gelen bir kız. Baya riskli hareket değil mi? Aslında kulübe gelme amacı relationer olmak değildi ama kendini o pozisyonda buluyor.

Animenin güçlü yanları; çizimleri, müzikleri ve özellikle ilk yarısındaki akıcılığı. Özellikle müzikleri bence çok uyumlu ve çeşitliliği boldu. Spor animesine uygun şekilde enerjik ve canlandırıcıydı. Ayrıca her ne kadar son yarısında bi kopukluk olsa da bitirebildiğime göre o kadar da kötüydü diyemeyeceğim akıcılık konusunda. (bkz. birçok seriyi devam ettirememek)

saiKötü yanı ise özellikle rakip takımların biraz üstünkörü kalmış olmasıydı. Sadece Saisei takımını yeterince tanıdık ve gördük. Ama kesinlikle diğer rakip takımlara da biraz daha zaman ayrılabilirdi. Bir de Shogi’ye de biraz vakit ayırsalar hoş olabilirdi. Hasekura ve Kadowaki’nin birkaç sahnede oynamasını gördük oysa sadece.

Sonuç olarak; farklı türde spor animeleri izlemek isteyenler veya merakı olanların izleyebileceği bir seri. Zaten 12 bölümlük olduğu için, aslında tam da sıkılmaya başlarken bitiyor. İzlemek için bir şans verilebilir.

 

 

K-Pop Comeback’leri Vol.2

Red Velvet ‘velvet’ konseptli, daha soft, R&B tarz mini albümüyle comeback yaptı fakat albümü yeni dinlemiş biri olarak söyleyebilirim ki ‘red’ konseptini beğensem de bu albümün şarkıları ayrı bir yer edindi gözümde. Tempo olarak ağır ve daha duygusal şarkılar. 5 şarkı içeren albümde 3 tane de title track’in farklı versiyonları mevcut. 5 şarkıyı ayrı ayrı gerçekten çok beğendim. Seulgi ve Joy’un seslerine bir kez daha hayran kaldım.

Favoriler: One of These Nights, Light Me Up, First Time

Lee Hi Seolite albümüyle 3 yıllık aradan sonra döndü. Lee Hi arada gerçekten şarkılarına ihtiyaç duyduğum bir ses. Bu albümünde de yarı yarıya hoşlandım şarkılardan diyebilirim. Eski şarkılarının yeri daha bi ayrı hala. Title track olan Hold My Hand’in klibi ise çok tatlı, hoşuma gitti.

Favoriler: Hold My Hand, Official, World Tour

Mamamoo’nun albümünü tamamlayamadım dinlemeyi; çünkü You’re the best’te takılıp kalıyorum her defasında😀 Bu aralar sık sık dinlediğim bir şarkı oldu. Comeback stagelerindeki performansları da çok enerjik ve keyifli, tekrar tekrar izletiyor kendini. Mamamoo gerçekten de emin adımlarla ilerliyor.

You’re the Best

cover

Got7’ın  Flight Log:Departure albümüne yavaş yavaş kendimi alıştırıyorum galiba. Fly’ı ilk dinlediğimde gerçekten hiç beğenemedim ama şu an açınca dinlettiriyor kendisini. Yine de tekrar başa sarıp dinleme isteği uyandırmıyor. Ama tabi Got7 yeni nesil boybandler içerisinde favorilerimden olduğu için torpil yapıyorum bazen😛 Albüm beni mutlu etmedi:/

Favoriler: Can’t, Fish

ryeowook081

Ryeowook da solo çıkışını The Little Prince adlı albümüyle yaptı. Zaten K-pop’ta kendine has bir ses rengine ve  vokal yeteneğine sahip olan kişilerden. Ama çok fazla benlik bir albüm olmayacağını düşünüyordum, ballad tarzı söyleyeceğini tahmin ederek. Ki zaten albüm de ağırlıklı böyle parçalar var ama beni şaşırtan şarkıların beni yakalaması oldu, sıkılmadım.

Favoriler: Hello, People you may know

e94b2fbb13b397ba5e18d0c6d182937371d3cf6f_hq

Taemin Press It albümüyle döndü fakat ben umduğumu bulamadım. Belki de fazla beklentiye girmemden kaynaklı. Drip Drop bir kere bana çok fazla f(x)’in albümüne ait bir şarkıymış hissi uyandırdı, bir türlü ısınamadım. Halbuki ilk mini albüm öyle miydi? Yeni bir Ace beklemek hakkımız değil mi arkadaşlar?

Favoriler: Guess Who, One by One, Until Today

Farklı olarak ise mesela Produce 101 adlı bir yarışma(?)dan Youtube sayfama düşen bir şarkı dinledim ki beynimi kemiriyor içeriden, çıkmıyor. Ne şarkıymış arkadaş!

YumYum

Bir de Descendants of the Sun dizisinin bir müziği bu aralar beğendiğim şarkılardan. Diziyi izlemiyorum ama merak etmedim değil. Videosuyla izleyince dizinin kendisini de izleme isteği doğuyor.

Everytime I

Albüm: IU – Chat Shire

IU_Chat-ShireIU Kore’de müzik sektöründe yeni dönemin en yetenekli müzisyen kimliği olanlardan. Genç ama başarıları ve popülerliği yaşından büyük. Kendine has bir tarz geliştirdi ve bunu da kabul ettirdi herkese. Ben IU’nun müzik tarzını çok beğeniyorum ve her albüm ya da şarkı çıkaracağı zaman büyük beklentilere giriyorum. Sakin, masum ve yumuşak bir sesi var insanı dinlendiren. Bu albümün de fotoğrafları ve teaserları geldiğinde güzel bir albüm olacağını gerçekten hissetmiştim. Şu an bu yazıyı albümü iyice sindirmiş şekilde de yazıyorum ve şunu gerçek anlamda söyleyebilirim ki, her tarzdan dinleyicinin sevebileceği türden. Ayrıca albümdeki tüm şarkıların sözlerinin kendisine ait olduğunu belirtmek gerek.

CRsFL5PVEAAiQ-YAlbümün ilk şarkısı Shoes mutluluk aşılayan, vitamin gibi bir şarkı. IU ile bütünleşebilecek türden. Uzun araba yolculuklarında dinlemek için de çok uygun. Mutsuz hissettiğimde açıp dinlemek için ayırdım bu şarkıyı.

Zeze ile devam ediyoruz fakat daha gizemli ve bize daha ciddi bir havada hikaye anlatan IU ile karşılaşıyoruz. Eski zamanların radyoda çalan şarkılara benziyor biraz da. IU’nun Zeze telaffuzu ise beni bitirdi😀 Çok hoşuma gitti, her defasında dikkatimi çekiyor. Kendine has rengi olan bir parça ve albümde en dikkat çekenlerden.

Twenty three albümdeki title track ve video klibiyle birlikte sizi başka dünyalara götüren, mizahi yönü de olan bir şarkı. Ben ilk dinleyişte bile çok sevdim. Hala da sıkılmadım. IU’nun günümüz pop şarkılarına yakın şarkılarından diyebilirim, çünkü IU bende hep bir nostalji hissi uyandırıyor. Bu şarkı uyandırmıyor ama. Hareketli, melodisi ile de beyne yapışıyor. Kliipte de Alice Harikalar Diyarı’nda teması bol bol işlenmiş.

IU-CHAT-SHIRE-TEASER.jpg.pagespeed.ce.-vlQvSIWzLShower tempoyu birden düşüren ve yine nostaljik bir film izliyor hissi uyandıran bir parça. Her şarkıcının birbirine benzeyen şarkıları olur, bu da IU’nun birbirine benzeyen şarkılarından. Albümde diğer şarkılar arasında kayboluyor biraz.

Red Queen *.* Ayy bu şarkıyı nasıl sevdim bilemezsiniz. Ritim olarak yakalıyor sizi bir kere. Fakat IU albüm showcase’inde şarkının hikayesini anlattığında ve bir de sözleriyle dinlediğinizde daha da anlamlanıyor. Şarkı sözlerine ilham olan şey ise eski f(x) üyesi Sulli’nin çizdiği bir resimmiş. Zion T de şarkı da yer alıyor ve cidden şarkı bambaşka bir boyut olmuş.

CR-UWF-VEAAGNFbKnee bana yine Kore dizisi soundtracklerini anımsattı bir de Flower Bookmark şarkılarını dinlemeyi özlediğimi hissettirdi. Yürek burkan bir şarkı, ama bir şekilde huzur da veriyor. IU söylediği şarkılarda, şarkıların duygularını hissettirmeyi çok iyi başarıyor.

Glasses benim en sevdiklerimden oldu albümde. Şarkıdaki enstrümanlar muhteşem olmuş bir kere ve yine böyle hikaye anlatan ciddi bir IU sesi var. İnanılmaz sardı beni, eşlik edebilsem eşlik edeceğim ama ve lakin olamıyor😀 Kapanışı böyle güzel bir şarkıyla yapınca doğal olarak albümü tekrar başa dönüp dinliyorsunuz.

Not:Ben bu yazıyı yazdıktan sonra IU ve şarkılarlar ilgili bir sürü haber çıktı. Fakat ne olursa, ben bu albümü sevdim yahu!

Albüm: Taeyeon – I

Taeyeon

Ta ta taa! Kim Taeyeon benim girl crush’ım diyebilirim rahatlıkla😀 Uzun süredir takip etmiyorum fakat son 1,5 yıldır oldukça ilgiliydim kendileriyle. Birçokları gibi ben de neden solo çıkışını yapmadığını düşünüp duruyordum ama sonunda mini bir albümle debut yaptı ehehe. Bazı insanlar vardır; çok uğraşmamış gibi görünürler fakat o yaptıkları muhteşem olur ya, Taeyeon o kişilerden bana göre. Her şeyi yapıp bir şekilde kendine yakıştırabilir. Öyle ki Girls’ Generation’ın Gee tarzında, Boys tarzında, ballad tarzında vs. nasıl olursa olsun kendisine uyduruyor, abes kaçmıyor.

11371122_641590659276983_848731986_n

Albüme gelirsek, ilk olarak fotoğraflar geldiğinde çok heyecan yaptım. Çünkü o kadar güzel fotoğraflardı ki hadi Taeyeon benim girl crushım değil diyelim, ben yine ‘oha’ olur kalırdım. Yeni Zelanda’da muhteşem manzara ve melek gibi bir Taeyeon varsa elinizde, o fotoğrafların harika olmasından başka seçeneği yok tabii.

Şarkılara gelirsek de albüme ismini veren I, enstrümental ve altyapı olarak çok sağlam gerçekten. Zaten bir de enstrümental versiyonu mevcut albümde. Sözlerinde Taeyeon’un da yeri var ve Verbal Jint de şarkının rap kısmını üstlenmiş. Hep diyorum bu Kore müzik sektöründe rap kısmını çıkarsan bazen gerçekten şarkılar bi rahatlayacak ama bu şarkıda çok rahatsız etmiyor diyelim😀 Olmasaydı da olurdu yine bana göre. Her neyse, şarkı çok güzel, ama gerkeçekten güzel. Güç veren şarkılardan. Özellikle klibiyle izlediğinizde o etkiyi arttırıyor. En azından Taeyeon’un güzel yüzü hatrına bile izleyebilirsiniz. Klipte Taeyeon’un erkek kardeşini de görebilirsiniz ayrıca.

snsd taeyeon

U R da yine ballad türünden. Bazen dizilerden dolayı balladlar beni bi yerde sıkmaya başlıyor. Ama Taeyeon hep ballad söylese hiç sıkılmam. Duygusal ve hisli bir şarkı, balladların vaadettiği şeyleri karşılıyor. Biraz da moraliniz bozuksa ağlatır. Bir de sadece bana mı öyle hissettirdi bilmiyorum ama Disney animasyonlarında çok rahat kullanılırmış gibi geliyor. Gemini ise albümü ilk dinlediğimde beni en çok etkileyen iki şarkıdan biriydi. Tekrar tekrar dinletebilecek güzellikte kendini. Taeyeon sesin neden böyle güzel?😦

Stress albümün hareketli şarkısı. Araba yolculuklarında dinlemek, kendi kendine dans edip stres atmak için birebir. Ama bu şarkıda bir Tiffany sesi de aramadım değil😀 You got me smoking cigarette, I’m in stress baby…

1fe7f4609a7d8d704a8412f53bd15a93Farewell…😦 Bu şarkı beni çok üzdü. Beni ilk dinlediğimde etkileyen iki şarkıdan bir diğeri buydu. Duygusallığın dibine vuruyoruz sayesinde. Özellikle bu şarkının performansını isterdim ama gördüğüm kadarıyla henüz öyle bir şey olmadı. Kalbimize oklar saplayalım hep birlikte, arka planda da bu şarkı.

Bir diğer Taeyeon albümünü şimdiden heyecanla bekliyorum ben. Bu 5 şarkıyı iyice eskitmeden gelir diye umuyorum.

Fotoğrafları eklerken beni yine uzaklara gidip doğayla başbaşa kalma isteği sardı. En sonunda kendimi dağlara taşlara vuracağım bu gidişle.

Samurai Champloo ve Yol Hikayeleri

Samurai Champloo efsane animeler arasında gösterilen ve oldukça sevilen bir seri. İzleyenlerin favori listelerinde, izlemeyenlerin de izlenecekler listesinde muhakkak yer bulur. Samuray hikayelerini severim (Rurouni Kenshin favori animelerimdendir ve Kenshin de en sevdiğim anime karakterlerinde Sailor Moon ile başabaştır.) Samurai Champloo gerek karakterleri, gerek mizahi yönü ve müzikleriyle gerçekten de izlenmesi gereken bir anime.

11855Hikaye Fuu, Jin ve Mugen  adlı karakterlerin yollarının kesişmesi ve tabi ki yollarına birlikte devam etmelerini konu alıyor. Fuu garson olarak çalıştığı yerde yapılan zorbalıktan kendisini kurtaran Mugen ve Jin ile tanışır. Daha sonra onların idam edilecekleri bir durumdan kaçmasına da Fuu yardım eder. Devamında da onlardan kendisi ile birlikte ‘ayçiçeği kokulu Samuray’ı aramalarını ister.

Edo döneminde geçen bu hikaye devam ederken bu üç ana karakterimizi daha yakından tanıdığımız gibi yeni karakterler de hikayeye dahil olur. Tabi karakterlerimizin başından bela eksik olmaz. Genelde de her bölümün başında aç olan karakterlerimiz yemek ihtiyaçlarından dolayı başlarını belaya sokarlar. Bu üç karakterimiz de birbirinden oldukça farklılardır. Mugen anti-kahraman özelliklerini gösterir. Kaba, sinirli ve tabiri caizse vahşi bir tabiatı vardır. Kadın düşkünü de diyebiliriz ayrıca😀. Kendine has, serbest bir dövüş tarzı vardır ve her an kavgaya hazırdır. Takunyaları da adeta bütünleşmiştir kendisiyle. Japoncada da Mugen kelime olarak limitsiz, sınırsız anlamlarına geliyormuş. Gerçekten Mugen’in bir sınırı olmadığını düşünüyorsunuz.

Samurai.Champloo.full.599725Jin ise görmeye alışkın olmadığımız türden bir samuray diyebilirim. Gözlüklü😀 Sakin, pek konuşmayan ve epey yetenekli bir samuray. Mugen ile bir dövüş sözleri vardır birbirlerine karşı. Jin dojosundaki ustasını öldürmüştür ve daha sonra da oradan ayrılmıştır.

Fuu da Jin ve Mugen’i birleştiren konumdadır. Babası henüz Fuu küçükken annesi ve kendisini terk etmiştir. Fuu, annesi de öldükten sonra adeta yalnız kalmıştır. Bu karakterimiz yaşça ve fiziken Jin ve Mugen’den küçüktür fakat öyle bir yemek yeme kapasitesi var ki, hayret etmemek elde değil! Anime izleyenler çok fazla kadın karakterlere ısınamazlar. Genelde sürekli yardım ve kurtarılmayı bekleyen karakterler olurlar çünkü. Fuu da sürekli kaçırılır ve ardından kurtarılır, saf ve konuşkandır ama yine de benim sevdiğim anime karakterleri arasında. Sinirinize dokunmuyor, aksine sevdiriyor.

Müziklerinden bahsetmeden de olmaz, çünkü müzikleriye bütünleşmiş serilerden. En sevdiğim müziği de şu mesela;

Tabi müziklerini biraz araştırmaya başlayınca Nujabes ile karşılaşıyorsunuz. Yapabileceğiniz en güzel keşiflerden biri olmuş oluyor. Samurai Champloo’yu sırf müzikleri için bile sevebilirsiniz bence.

Samurai Champloo aslında bir yol hikayesi. Yol hikayesinin olduğu yerde arkadaşlık ve dostluk teması da oluyor. Bunu fark ettiğimde sevdiğim birçok serinin kendi içerisinde yol hikayeleri ve tabi devamında bir arkadaşlık hikayesi barındırdığını gördüm. Samurai Champloo’da birbirinden alakasız karakterler bir araya gelir ve yolculukları devam ederken arkadaşlıkları da filizlenir. Bir yiyeceği, bir nesneyi paylaşmaktansa anıları paylaşmak daha güçlü bir temel oluşturuyor bana göre bu hikayelerde.

Böyle düşünürken aklıma gelen bir başka hikaye de Doctor Who oluyor. Doktor ve yol arkadaşları arasında kurulan bağları izleyenler biliyordur. Benim seriyi bu kadar sevmemdeki etkenleri uzay hikayeleri, oyunculara olan sevgim, verdiği mesajlar vs. diye sıralayabilirim belki. Ama Doctor Who’yu sevmemi sağlayan en önemli şey yol arkadaşları ve Doktor arasındaki o enerji. Alakasız gibi görünen karakterlerin bi araya gelmesi ve önemli/önemsiz anları paylaşıp o dostluk bağını kurmasını izlemekten çok büyük keyif alıyorum. Donna’nın kendisini önemsiz ve işe yaramaz hissettiğinde ‘kainattaki en önemli kadın’ olduğunun gösterilmesi benim için unutulmaz bir bölümdür. Ve Donna Noble gerçekten önemlidir.

Yüzüklerin Efendisi, Hobbit… Yol hikayesi denince akla ilk gelenlerdendir kuşkusuz. Bambaşka bir evrende şekillenen bu hikayelerde de yeni dostluklar kurulduğu gibi var olup da, daha da güçlenen dostluklar da görürüz.

Diyeceğim o ki; bütün bu hikayelerden anladığım yolda olmanın bir tür gereksinim olduğu. En azından kendim için sürekli hatırlatmam gereken bir nokta bu.

Yola çıkmak gerek.